30 Ekim 2026, Cuma

Akif ve İstiklal Marşı

Türk Milleti,  tarih sahnesine çıktığı günden bu yana hep bağımsızlık uğruna savaşmış, egemenliği için kan dönmüş ve can vermiş bir millettir.

İstiklal Marşı, Milletini “korkma ” diyerek ümit veren Bağımsızlığın ve egemenliğin sembolü olan ve değeri kelimelere sığmayan bağımsızlık ve hürriyetimizin bütün dünyaya seslendirildiği veciz bir haykırıştır. Mehmet Akif Ersoy’un bütün eserlerini topladığı Safahāt adlı şiir külliyatına almadığı ve onu Türk Milletine armağan ettiği, bunu millete armağan ederken de “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmayı nasip etmesin” diyerek bıraktığı nadide bir eserdir.

  Yazarların değeri eserleriyle olduğu gibi eserler de yazarlarının karakterleriyle özdeşleşirler. Milletleri temsil eden büyük şair ve yazarlar çağın ve yaşadığı çevrenin etkisinde kalan ve çağlarını etkileyen kişilerdir. Osmanlı Devleti’nin en bunalımlı dönemlerinde doğmuş ve büyümüş olan Mehmet Akif, Balkanlarda, Kafkaslarda ve Osmanlı topraklarında yaşanan savaşların ve çalkantıların arasında büyümüş ve Millî Mücadeleyi, Çanakkale Savaşlarını ve Kurtuluş Savaşımızın ruhunu benliğinde duyarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna destek vermiş ve yaşamıştır.

Akif’in bütün eserleri değerlidir ama İstiklâl Marşı, Türk Milletine armağan edildiği için daha da büyük anlamlar ifade etmektedir. Düşman top seslerinin Ankara’dan duyulduğu, memleketin bi’l-fiil işgal edildiği günlerde Türk Milletine seslenerek:

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Diyebilmiş tek ve en yürekli şairlerimizden birisidir.

   Mustafa Kemal, İstiklâl Marşı için “Bu marş, bizim inkılābımızın ruhunu anlatır,  Kurtuluş savaşının bir özetinin çıkarıldığını” ifade etmiştir.

  Mehmet Akif Ersoy, ülkenin buhranlı günlerinde millî birlik ve beraberliğin sağlanması, özelikle padişah ve hilafet yanlısı Mustafa Sabri ve İskilipli Atıf gibi bir kısım din hocalarının Mustafa  Kemal ve Kuvāyı Millîyeciler için halk arasında yapılan olumsuz söylentileri bertaraf etmek için çeşitli yörelere giderek camilerde  vaazlar verdiği, bilhassa Balıkesir ve Kastamonuda ki konuşmaları oldukça önemlidir. Kurtuluş Savaşı sürerken Akif Kastamonu camilerinde yaptığı konuşmalarda Müslümanları birliğe, düşmana karşı savaşmaya ve mücadeleye çağırır. Bu konuşmaların yayımlandığı dergi ve gazeteler Anadolu’ nun bütün illerinde, sancaklar ve kazalardaki idarecilerle toplantı yerlerinde okutturulur. Kitaplar, broşürler şeklinde yeniden basılarak cephelere, köylere dağıtılır. Mehmet Akif, Kastamonudaki çalışmaları sırasında ülkenin durumunu gözlemlemiş ve “Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım, bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış, çağırıyorlar, mutlaka gitmeliyiz” diyerek meclisin açıldığı günlerde Ankara’ya gelir. Meclisin önünde Akif’le karşılaşan Mustafa Kemal “ Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz.” der. 24 Aralık 1920’ de Kastamonu’dan Ankara’ ya davet edilen Mehmet Akif, Eşref Edip’le birlikte Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşür. Bu görüşme sırasında Mustafa Kemal şöyle der. “Kastamonu’daki vatanperverane mesainizden çok memnun oldum. Sevr Muahedesi’nin memleket için ne kadar feci bir idam hükmü olduğunu Sebilü’r-reşat kadar hiçbir gazete memlekete neşretmedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesine Sebilü’r-reşat’ ın büyük hizmeti oldu. İkinize de bilhassa teşekkür ederim”

1921 yılı ocak ayında Mehmet Akif, Kuvayı Milliye’nin Egedeki merkezlerinden Balıkesir’e gider. Akif burada da halktan aradaki ayrılık nedenlerini kaldırmalarını, düşmanlara karşı birleşilmesini isteyip, halkı yurt savunmasına çağırır. Akif Ankara’ya geldiğinde Anadolu iç isyanlarla karşı karşıyadır.

  İstiklâl Marşı’nı Yazması

Kurtuluş savaşı devam ederken halkın bu savaştaki heyecanını ortaya koymak bağımsızlık ve egemenliği dile getirecek bir marş yazılması kararı alınmış, bunun için de birinciye 500 lira ödül verilmesi kararlaştırılmıştır. Bu amaçla açılan yarışmaya  724 şiir başvuru yapmış ancak Mehmet Akif, böyle bir şiirin ödül karşılığı yazılması fikrine karşı olduğu için yarışmaya katılmamıştır. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, böyle bir şiirin ancak Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılabileceğini düşündüğü için kendisine bir mektup yazarak bu şiiri yazmasını rica etmişti. 

Hamdullah Suphi mektubunda:

“Pek Aziz ve Muhterem Efendim, İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya katılmayışlarınızdaki sebebin ortadan kaldırılması için pek çok tedbirler vardır. Usta kişiliğinizin istenilen şiiri meydana getirmesi, amacın gerçekleşmesi için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin gerektirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu etkili telkin ve heyecan kaynağı aracından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve sevgilerimi arz ve tekrar eylerim”

Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’nin mektubu ve arkadaşı  Hasan Basri Bey’in ısrarı üzerine yarışmaya katılan Akif’in şiiri  Meclis’in 26 Şubat 1921 günkü oturumunda birinci seçildi. Marş o kadar beğenilmiştir ki  ayakta iki kez okunmuştur.  İstiklâl Marşı için ortaya konulan 500 lira ödülü Daru’l-Mesāi vakfına bağışlayan Akif’in sırtına giyecek bir poltosunun olmadığı da ayrı bir gerçektir.

Akif’in ‘Kahraman Ordumuz’a ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921 günü Mecliste Millî Marş olarak kabul edildi. Mehmet Akif bu şiirinde :

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Derken  her gecenin bir şafak vakti olduğunu ve bu karanlıkların mutlaka biteceğini; parlayan yıldızların ancak bu milletin bağımsızlık ışığı olduğunu ve millete ait bulunduğunu ümitvār olduğunu ifade  etmektedir. Şiirin “korkma” sözüyle başlaması Tevbe Sūresi 40 ayette müşriklere karşı zor durumda kalan Hazret-i Muhammed’in Hazret-i Ebubekir’e “La tahzen innallahe maana” (Üzülme Allah bizimle beraberdir”) cümlesine benzer şekilde Türk milletinin inancını kuvvetlendirmek için söylenmiştir. Marşın ilk kelimesi olan “korkma!” sözü, Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’nin, İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar tarafından işgal edilince aynı gün verdiği bir fetvada da geçer. Hulusi Efendi fetvasında şöyle der: “Korkmayınız!’… Meyus (ümitsiz) olmayınız!… Bu livâ-yı hamd (Hz. Muhammed’in bayrağı) altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihâd-ı mukaddes (kutsal cihat) fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum”.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilāl!

Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celāl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helāl…

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl!

Diye Seslendiği “Ey nazlı hilal’den” ırkına gülmesini, çünkü geleceğin dökülen kanlar sonrası bu millete yön vereceğini milletin korkmamasını; Hak’ka inanan milletin İstiklâl’i hak ettiğini  vurgulamaktadır. Türk Milleti hiçbir zaman Hakk’tan ayrılmamıştır. “Hakk” Tanrı, adalet ve hakikat gibi üç derin anlamı içinde barındıran bir kelimedir. Hakk’a tapan bu millet kimseye haksızlık etmemiştir. Milletin inancına göre Hakk’ın olduğu yerde bâtılın yeri yoktur. Yine inanca göre, eninde sonunda bu zulüm bitecek ve Haktan adaletten ayrılmayan bu millet, kesinlikle bayrağını yere düşürmeyecektir.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Bu mısraları ile Türk Milletinin tarihten bu yana hür yaşadığını; kimsenin onu  hürriyetinden mahrum bırakamayacağını; kükremiş akan selin önünde hiçbir engelin duramadığı gibi  bağımsız ateşiyle yanmış milletin önünde de kimsenin duramayacağını söyleyerek milletinin bağımsızlık inancını ateşlemek ister. 

Garbın afākını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim imān dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imānı boğar,

‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Akif, bu dörtlükte batının silahlarına karşılık Türk ve Müslüman bu milletin iman dolu göğsünün ona siper olacağını söyler. Adeta adına “medeniyet !” denilen tek dişi kalmış, artık köhnemiş, medeniyete yani batıya meydan okumaktadır.İman ile zilletin savaşından bahseder. Çünkü bu millet düşmana karşı iman gücü ve inancıyla savaşmaktadır.

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettigi günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Mehmet Akif, yurdun savunulması gerektiğini, hayasızca yapılan saldırıların ancak ve ancak Türk insanının inancı ve  ruhu ile durdurabileceğini, Hakk’ın (Allah) bu milleti esir etmeyeceğini ve çok yakın zamanda aydınlık günlerin geri geleceğini, bu durumun inanan insanlar için Hakk tarafından vadedildiğini belirterek ümit-var olmayı ve Allah’a imanı dile getirmektedir.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Akif, bu dörtlükte bu toprakların binlerce şehit kanıyla sulandığını ve altında şehitlerin bulunduğunu, bu milletin de şehit evlatlarından oluştuğunu; dünyayı alsa da bu vatan topraklarını vermemesi gerektiğini çünkü vatan kavramının dünya da hiçbir şeyle değişmeyeceğini ifade ederek milletin manevi duygularını dile getirmektedir. Şaire göre toprak sıradan bir toprak değildir, uğruna can verilen kan dökülen kutsal bir varlıktır, vatanın da bizzat kendisidir. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedā?

Şuhedā fışkıracak toprağı sıksan, şuhedā!

Cānı, canānı, bütün varımı alsın da hüdā,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdā.

Akif, bu toprağın her tarafından şehit kanının fışkıracağını, tek isteğinin vatanında hür ve bağımsız yaşama olduğunu dile getirmektedir. Tüm varlığını ve sevdiklerini bağımsızlık yolunda feda etmeye hazır bir inançla Allah’a kendisini vatanından ayırmaması için yalvarmaktadır. Her şeyin bir bedeli vardır, cananın bedeli candır, vatanın bedeli ise onun uğruna verilen nice canlar, dökülen nice kanlardır. 

Ruhumun senden, ilāhî, şudur ancak emeli

Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli.

Bu ezānlar-ki şahadetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

Akif, bütün inancıyla Allah’a yakarmaktadır. Namertlerin ülkemize ayak basmaması, ebediyete kadar ezanların susmamasını dilemektedir. Bakara Sūresi 186. Ayette Allah “Kullarıma söyle; Ben (onlara) çok yakınım. (Onlar) Bana dua ettiği vakit, dua edenin dileğine karşılık veririm.”demektedir.  Bunun için zayıfın, mazlumun duası önemlidir. Akif de bu mısralarda binlerce yıldır Allah yolunda savaşmış aziz Türk milleti adına Allah’a yalvarmakta samimi bir Müslümanın milleti için duasını dile getirmektedir. 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,

Her cerihāmdan, ilāhî, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;

O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Akif, bu mısraları ile bir önceki mısralarda dilediği ‘ezanların susmaması’ dileğine bağlı olarak şehit ruhlarının çoşku içerisinde secdeye kapanacağını, şehitlerin yaralarından kanlı gözyaşları akarken vatan toprağı düşmanlardan temizlendiğinde ruhunun işte o zaman en temiz haliyle göğe yükseleceğini ve asıl huzuru o zaman bulacağını ifade eder. 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilāl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helāl.

bediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlāl

akkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

akkıdır, hakk’a tapan, milletimin İstiklâl!

Akif’in, bu mısralarında bağımsızlığımızın timsali olan Bayrağımıza, bayrağımızın ana unsuru olan’ Hilal’e seslenmektedir. Bütün kanların bu hilāl uğruna döküldüğünü, hilālin dalgalandığı sürece dökülen bütün kanların helal olduğunu belirtir. Sonsuzluğa kadar bir daha Türk Milletine ve onun bayrağına esaret olmayacağını, çöküp yıkılmayacağını dile getirir ona  göre bağımsızlık Allah’a inanan ve güvenen Türk milletinin hakkıdır. 

Bu dar  milli duygularla kaleme alınmış,Türk ve Müslüman kimliği ile donatılmış duyguların Arapça  ile ifade edilmesi mümkün değildir.Türk Coğrafyası ve Türk Milletinin  değer yargıları   ile Arap coğrafyası ve Arap kültürü ile  ifade edilemez bir gerçektir.

İstiklal Marşımızı Arapça okutmak u marşın ifade ettiği ruha ve manevi değerlere hem saygısızlık  hem de ihanettir.

İstiklâl Marşı, Türk Milletinin vatan, bayrak ve din gibi manevî değerlerinin bir arada harman edildiği bir meydan okuma bildirgesi, millete ümit aşılayan bir inanç mektubudur. Muhatabı aziz Türk milleti ve onun kahraman ordusudur.

Köşe Yazıları

tümü

Gündem