Devlet olabilmenin üç temel unsuru vardır.
Millet kavramı: Aynı topraklar üzerinde yaşayan dil, tarih, ülkü birliği olan, gelenek ve görenekleri bulunan belirli bir kültür veya siyasi bağla birbirine bağlanan ve Devletin üzerinde örgütlendiği topluluklara Millet denir.
Ülke (Toprak): Sınırları uluslararası alanda kabul edilmiş, belli bir topluluğun üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu, uğruna insanların canlarını verebildiği, bağlılık duyduğu; kara, deniz ve hava sahasından oluşan fiziki alana ülke denir. Biz buna kısaca ‘vatan’ diyoruz.
Egemenlik: Devletin kendi ülkesi ve milleti için koyduğu kurallar bütünüdür. Emir verme, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanma, siyasi kararlar alabilme gücüdür. İşte bu gücün kullanılması ‘Hukuk’ kavramını doğurmaktadır. Hukuk kavramlarının işlerlik kazandığı, serbest seçimlerin yapılabildiği, iktidarların halkın isteğine göre oluşturabildiği yönetim biçimlerine de ‘Demokrasi’ denilmektedir.
Devlette veya toplumsal işlerde istenilen düzeni sağlamak, bireyler/kişiler veya kurumlar arası ilişkileri düzenlemek,adaleti temin ve tesis etmek amacıyla yetkili organlarca konulan, maddi ve cezai yaptırımla desteklenen yazılı ve yazısız kurallar bütününe ‘Hukuk’ diyoruz, bu kuralları uygulayan devletlere de ‘Hukuk Devleti’ denilmektedir. Hukuk, devlet gücüyle desteklenen ve herkese eşit olarak uygulanan zorunlu kurallar bütünüdür. Bu kuralların maksadının toplum yararı gütmesi ve adaleti sağlaması önceliklidir.
Hukukun temal amacı kişilerin haklarını ve özgürlüklerini korumak, haksızlıkların oluşmasını engellemek, toplumsal barışı güçlendirmektir.
Hukukun en önemli unsuru adil olması ve herkesin ulaşabilmesidir.
Hukuk, güçlüyü değil haklıyı korumalı, zayıfın yanında bulunmalıdır. Demokratik hukuk devletlerinde bu zorunluluktur.
Kısacası hukuk; kişilerin özgürlüklerini sağlayabiliyor, haklarını elde etmesine fırsat verebiliyor, haksızlıklar karşısında kişileri koruyabiliyorsa işlevini yerine getirmiş, bunları yapamıyorsa adına ‘Hukuk’ denilse de sadece tanımda kalır işlevi olmaz.
Hukukun temel amaçlarından biri, toplum halinde yaşayan kişilerin varlıklarını sürdürebilmeleri için, barış ortamını sağlamak, topluma dirlik ve düzen getirmektir.
Hukuk, haklı ile haksızı ayırarak toplumsal vicdanda adaleti ve eşitliği sağlamalı, bireylerin yaşam, mülkiyet ve ifade özgürlüğü gibi temel haklarını devlet güvencesi altına almalıdır. Hukuk aynı zamanda hem Devletin varlığını devam ettirebilmesi hem de bireylerin Devlete ve birbirlerine karşı haklarını koruması demektir. Hukuk herkesin gerekli görüldüğü her durumda bireylerin kolayca ulaşabilecekleri yakınlıkta ve tarafsızlık ilkesine göre hareket etmelidir.
Hukuk, Devletle devletler arasında, devlet ile bireylerin karşı karşıya gelmeleri durumlarda veya bireyler arası problemlerde çözüm üretecek yeterlilikte olmalıdır. Problem yaratan değil, problemlere çözüm üreten bir sisteme dönüşmelidir.
Hukuk, eğer işlevsel ve adil olursa Devletin gelişmesine ve insanların özgürleşmesine, ekonomik gelişmelere ve insanların refahına katkıda bulunur, aksi durumlarda onu kullanan güç sahiplerinin elinde sopa , sindirme ve köleleştirmenin en önemli araçlarında birisine dönüşür ki bu durumda Hukuk Devleti ilkesinden bahsedemezsiniz.
Hukuk Devleti olan ülkemizde ‘acaba hukuk ve adalete olan güven ne kadardır?’ diye bir sorunun karşılığını aradığımızda 2025 verilerine göre 142 ülke arasında 118. sıralarda yer almakta olduğunu görmekteyiz.( World Justice Project (WJP) Hukukun Üstünlüğü Endeksi)
Bu durumu şöyle de yorumlamak mümkündür. Temel hakların kullanılması ,yargılama süreçlerinin kişilere göre değişiklik göstermesi ve (Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi) yetkileri bakımından hukuk ilkelerinin önüne geçtiğini söylemek mümkündür.
Ülkemizde iktidar her ne kadar seçimle göreve gelmiş olsa bile yetki alanlarının genişletilmiş olması; parlamento ve sivil toplum kuruluşlarının etkilerinin azaltılması; mahkeme kararlarının siyasi tartışma ortamına çekilmesi;yürütmenin yargı üzerindeki güçlü konumu kısacası yasama ve yürütmenin tek elde toplanması bunun en önemli nedenleridir.
Türkiye AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) zorunlu yargılama yetkisini 1990 yılında kabul etmiştir. Ancak bugüne kadar bu mahkemenin birçok kararı yürütme tarafından kabul edilmediği gibi kendi Anayasamızın çeşitli konulardaki kararlarını da uygulamayarak yürütmenin yargı üzerinde fiilen baskı kurduğunu göstermiştir. Nitekim Cumhurbaşkanı 2016 yılındaki bir konuşmasında, “Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımıyorum, kararına da uymuyorum” diyebilmiştir. Oysa ki Anayasa’nın 153. maddesine göre AYM kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayıcı niteliktedir.
Ülkemiz yasama, yürütme ve yargı gibi kuvvetler ayrılığı hükümlerine göre idare edilmesi gereken demokratik bir ülkedir. Demokrasinin gereği bu üç ilkenin birbir alanlarına müdahil olmamasını emreder. Demokrasilerde yasama ve yargı kararlarını uygulama görevi yürütmenin asli görevleri arasındadır. Yürütme bu görevini yapmadığı veya dikkate almadığı süreçlerde hukuk ve adaletin yerine getirilmeyeceği açık seçik ortadadır. Hukuk ve adaletin sağlanamadığı durumlarda ise toplumsal barıştan, özgürlüklerden ve bireysel hakların kullanılmasından söz etmek mümkün değildir.


