Değerli dostlarım;
René Descartes, 17. yüzyılda yaşamış Fransız bir matematikçi ve filozoftur. Rasyonalist düşünce ekolünün öncüsü olarak kabul edilir. Batının ulaştığı bilimsel devrim sırasında mutlak, kesin, doğru, apaçık ve zorunlu bir tür bilgi olan, ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ diye ifade edilebilen fikrine ulaşır. Düşünmek, sorgulamak merak etmek, bir kısım sorulara cevap bulmak, bir sonuç aramak ve çare aramanın ilk basamağıdır.
Düşünmenin, şüphesinin sonunda, düşündüğünün farkında olan bilincinden ve varlığından şüphe edemeyeceği fikrine varır. Allah’ın varlığını kabul eder. Sonuçta Platon’un: “Görünen değişiyor, görünmeyen değişmiyor” felsefesiyle aynı noktada birleşmiş oluyor. Acaba Platon’un kabul ettiği ‘Görünmeyen ve değişmeyen” Allah fikri değil mi?
Günümüz İslami inancın gereği nedenlerini, niçinlerini sormadan, mutlak sonuca gitmeleri ve peşin kabul ile inanmaları ebette ki bu felsefenin dışına çıkmaktadır.
Oysa ki Allah insanlara düşünme gücü olan bir ‘akıl’ vermiş, Aklını kullanarak bilinçli bir şekilde hareket etmeyi de emretmiştir. İslami düşünceye göre “En keskin silah ilimdir.” Bu sebeple dinimiz ilme, okumaya ve öğrenmeye büyük değer vermiş; ilim tahsilini her Müslümana farz kılmıştır. Peygamberimiz (s.a.v) de bir hadisinde “İlim Müslümanın yitiğidir, nerede bulursa almalıdır”demiştir.
Allah insana akıl ve fikir/bilinç vermiştir. O halde akıl ve bilinç nedir sorularının cevabını bulmamız gerekmektedr.
Akıl, düşünme gücüdür. İyiyi kötüden ayırma, doğruyu yanlıştan soyutlama, güzeli çirkinden farklı kılan unsurları bulabilme, kendisini koruyabilme gücüdür kısaca.
Bilinçli olmak ise insanda farkındalığın, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen meleke veya yetenektir.
Bizler insan olarak aklımızı kullanmadan veya zihnimizi hiçbir şeyle meşgul etmeden, yorulmadan sadece söylenenlere inanarak hareket edersek kendimiz geliştirmez, başkalarının taklitçisi olduğumuz gibi İslam inancının gereklerini de yerine getirmemiş oluruz.
Günümüzdeki insanların en belirgin özelliği sorgulama yapmadan; neden- niçin, nasıl, niye sorularını sormadan peşin kabul ile hareket etmek inancımıza da mensubu olduğumuz milletimizin özelliklerine de ters düşmektedir.
Kur’an ı Kerîm’in ilk emri “İkra’!” (Oku!) olmuştur. Bu emre göre biz Müslümanların inancımızın yanında okumak, düşünmek, sorgulamak ve ona göre karar vermek gibi ulvi bir görevimiz vardır.
Peki, okuyor muyuz?
Eleştiriyor muyuz?
Sorgulayabiliyor muyuz?
Kendi aklımızı kullanabiliyor muyuz?
Kararlarımızda bilinçli miyiz?
Biz, kendimiz miyiz yoksa taklitçi miyiz?
Bütün bu sorulara vereceğimiz cevap ‘HAYIR’ ise o zaman cehaletimizi kabul etmemiz gerekmez mi? Oysa ki İslam’ın en büyük düşmanı Cehalettir. Efendimiz (s.a.v) Diyor ki : “Çin’de bile olsa ilmi alınız, çünkü ilim kadın ve erkek her Müslümana farzdır.”
İnsanın bilinçlenmesi , aklını iyi kullanması bir eğitim işidir. Eğitim bize bilmediklerimizi öğreten ‘bilmezken bilir, yapamaz iken yapar hale getirerek bizi geleceğe hazırlayan bir süreçtir. Bizim eğitim istemimiz ne yazık ki sorgulayan, araştıran, düşünen ve yorumlama/ analiz yapabilme gücünde yoksun, hazır bilgileri ezberletmek; bu ezberlere göre konulan barajları aşabilme, iyi not alama, sınav kazanabilme gibi bir sistemi öngörmektedir.
Sistem hiçbir zaman
Neden?
Niçin?
Nasıl? sorularının cevaplarını bulabilmiş değildir.
Bilinen bir gerçek vardır. Eğitim ticari bir mal’dır. Siz bu malı satın alabilmeniz için ne kadar yatırım yaparsanız o kadar verim alırsınız. Oysa ki günümüzde eğitime ayrıla bütçe genel bütçenin sadece % 17’si civarındadır. Bu miktar ile kaliteli eğitimi satın alabilme mümkün değildir.
Eğitim kalkınmanın temelidir. Eğitim olmadan ne teknolojiyi ne bilimi geliştiremezsiniz. Bugün kalkınmada ileri gitmiş ülkeleri incelediğimizde onların bizlerden daha iyi bir eğitim sürecine ve sistemine sahip olduklarını görürsünüz.


