Gazeteci Fatih Altaylı’nın avokado vakasını duyunca ister istemez gülümsedim.
‘Hapishanede avokado yemek/yiyebilmek’ üzerinden kopan şu tartışma yani…
Zira konu ne zaman hapisliğe gelse bizim ofiste de gündem olur, Abdurrahim Hoca, hapisteyken avokado yiyebilmeme dair anılarımı hatırlatıp; ‘Avokado yiyormuşsun, sen de hapis mi yattın yani’ diye espri yapar. Güleriz. Yaklaşık 5 yıl hapiste kalmam dışında sorun yok tabi.
Şimdi gazeteci Fatih Altaylı 5 aylık tutukluluğuna dair anılarında, “Ton balıklı salata yiyordum. Başta verdikleri tonbalığı çok kötüydü. Birkaç kere itiraz ettim. Sonra markayı değiştirdiler. Daha iyi tonbalığı gelmeye başladı. Dilekçede yazdığınız zaman makul talepler geliyor. Mesela avokado istiyordum ben sabah kahvaltıda yemek için. Birkaç kez yazdıktan sonra avokado da gelmeye başladı. Keza brokoli gelmeye başladı talep edince. O iyi oluyordu. Mesela brokoliyi buharda pişiriyordum. Üstüne zeytinyağı, limonunu da koyuyordum iki gün boyunca yiyordum.” diye anlatınca avokado üzerinden fırtına koptu.
Bir yerde ‘avokado’ lafı geçince gündem olması şaşırtıcı değil bu ülkede. Öyle bir ünü var garip avokadonun. Geçen yıl Ramazan ayında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, ‘sahurda avokado yiyin’ açıklaması da epey gündem olmuştu. Yani ‘avokado’ sadece avokado değil. Onu anlıyoruz.
Benim HAPİSTE AVOKADO maceram…
Benim Bakırköy cezaevindeki avokado maceram ise 2019 yılbaşında başladı. Cezaevi kantininin, “Yılbaşına özel ananas, mango ve avokado siparişi verebileceğimiz”e dair bir anons yapmasıyla… Hemen o haftaki kantin talep formuna 3-5 ananas- mango, 5-10 avokado yazdım. Birkaç gün sonra kantin poşetimi açtığımda sadece avokado geldiğini gördüm. Tabi ki sorun olmadı. Çünkü avokado bile lükstü o anda. Normalde çok sıradan bir şey ondan mahrum olduğunuzda dünyanın en özel şeyi gibi gelebiliyor insana. Hapishanede avokado ile buluşmamız da öyle olmuştu.
O sırada ben bir aydınlanma yaşadım; “Demek ki avokado getirilebiliyor…” Bundan sonra durmadan dilekçelerle vs müdürlerin başının etini yedim desem yeridir. Ardından ayda bir olmak üzere avokado siparişi kabul etmeye başladı kantin. Bazen arada getirilmediği olursa da koridorda, görüşte ne zaman denk gelsem avokado getirilmesini talep ediyordum müdürlerden. Sonra çıkana kadar yaklaşık 2.5 yıl avokado yiyebildim yani.
Bir de klasik sosyal medya jargonu ile ‘konu aslında avokado değildi’ denilebilir.
Ama konu aslında gerçekten de avokado olmuş da olabilir. Hapishanede farklı bir şeye imkan varsa o yapılmalı, gündelik hayatı, psikolojiyi, mentali koruma adına. Farklı bir şey almak, farklı bir gıdaya ulaşmak o alışılmışı, rutini bozan şey insana iyi geliyordu. O sıralarda ben mide sorunum nedeniyle hasta yemeği yiyordum. Hasta/vejetaryen yemeği alıyordum. Hasta vejetaryen menüsü de haşlanmış bulgur, haşlanmış patates, kabağın, patlıcanın biberin haşlanmışı filan… Et yemediğim için yerine haşlanmış yumurta veriyorlardı. O koşullarda haşlanmış yumurta, avokado ile güzel ve lezzetli ikili oluyordu. Ben de yediğimden biraz olsun keyif alabiliyordum. Ve sağlıklı beslenebiliyorum fikri psikolojime iyi geliyordu.
‘Hapiste avokado yiyebilmek tartışması’ da ezberlerimizi, alışkanlıklarımızı, sınırlarımızı hatırlattığı için önemli. Her şeyde olduğu gibi hapislikte de belli klişelerle davranmak zorundasınız. Belli kurallara göre hapishane anılarınız olmalı. Hep eziyeti, zorluğu, kötülüğü anlatmalısınız. Ama hayat öyle bir şey değil. Hele bugün giren çıkanın haddi hesabı olmadığı hapishaneler artık birer sosyal, doğal yaşam alanı. Nasıl dışarıda özgür insanlar aynı koşullarda yaşamıyor, aynı şeyleri öncelik yapmıyorsa… Hapishane de öyle. Bu, hayatın bir gerçeği. Öte yandan bu kadar dramatize ederek olaylara bakmak sağlıklı ve gerçekçi değil. Yani he şey o kadar da siyah beyaz değil.
Tabi 5 ay orada kalıp çıkan birinin anlatısıyla 5 yıl kalanın hapishane anlatısı aynı olmayabilir ama ben de bu avokado meselesini ya da hapishanedeki günlük detayları, günlük yaşamı gülerek anlattım, anlatabiliyorum. Ve bu sadece şimdi değil, çıktığımda(2021) da öyleydi. En zor koşulları gülerek anlatabilmek, insanın tamamıyla kendisiyle, olaylara yaklaşımı, olayları karşılama şekliyle alakalı bir durum. Çünkü olayı nasıl karşıladığınız bazen o olayın yaşanmasından daha önemli olabiliyor. Yani 30 yıl hapiste kalıp tahliye olmuş biri de şu an normal hayat sürüp o günleri gülerek anlatabiliyor. Onlar da yine 30 yılık süreci, başka mahpus komşularıyla yaşadıklarını, anılarını gülerek anlatabiliyor. Hapiste olsak da kendi varlığımızdan besleniyoruz.
Gündelik hayatımız bize ait bir şey. Onu nasıl yorumladığımız, konumlandırdığımız sadece bizimle alakalı. Oradaki günlük hayat bize ait bir şey. Zaten hapishane edebiyatı, anıları da buradan doğup beslenmiyor mu çoklukla. Bizim o süreci nasıl yorumladığımız ve karşıladığımızla ilgili değil mi?
Birileri bizi haksız yere hapse koydu diye acı ve dramla anlatmak zorunda değiliz. Olayın o vahim boyutunu tabi ki es geçmemeliyiz. O hakikatin bilincinde olmalıyız. Anlatmalıyız. Ama hapishane sadece öyle anlatılacak bir konu olmayabilir.
Çünkü bir tarafta haksız hapislik diğer taraftan bir gündelik hayat var. O gündelik hayat dışarıda nasıl akıp gidiyorsa hapishanede de aynı şekilde akıp gidiyor. Orada da gülme, eğlenme var. Zorluklar var. Revirden doktor randevusu almak, doktora aylarca kendini hastaneye sevk ettirebilmek için mücadele var. Ama o zorluklara rağmen direnen bir birey var.
Yani 3 kuruşa aldığınız avokado sadece bir avokadodan ibaret olmuyor orada. Rutini değiştirme, kendini sağlıklı hissetme, dışarıyla, özgür hayatla bir paydaşlık daha kurma… Bir mahrumiyetin kırılması…
Uzun yazdım farkındayım. ‘Bir avokado için bu kadar yazılır mı?’ diyen de çıkabilir. Ama konu aslında avokado değil biliyorsunuz…


